İdiyopatik skolyoz, optimal terapötik sonuçlara ulaşmak amacıyla hedefe yönelik ve multidisipliner bir yaklaşım gerektiren kompleks bir ortopedik patolojidir. Son yıllarda yapılan çalışmalar; İS’in, obezite ve miyopiden sonra adolesanlar arasında en yaygın görülen üçüncü sağlık sorunu olduğunu ortaya koymuştur
10. Bu tablo, özellikle İS’te erken teşhis, önleyici yaklaşımlar ve düzeltici müdahalelerin kritik önemini vurgulamaktadır. Skolyoz Araştırma Derneği; hafif ve orta dereceli eğriliklerin yönetiminde, gözlem ve korseleme gibi konservatif yöntemlerin öncelikli olarak tercih edilmesi gerektiğini bildirmektedir
11. Bu yaklaşımların temel amacı, eğriliğin progresyonunu (ilerlemesini) durdurarak cerrahi müdahale ihtiyacını mümkün olduğunca ortadan kaldırmak veya geciktirmektir
12.
Konservatif skolyoz tedavisi; deformiteyi stabilize etmeyi, eğriliği azaltmayı ve postürel estetiği iyileştirmeyi hedefler. Geleneksel korseleme yöntemleri İS yönetiminde etkili olsa da korse kullanımı; fiziksel rahatsızlık, stresli deneyimler ve olumsuz öz saygı ile ilişkilendirilmiş, bu durum hastaların yaşam kalitesinde düşüşe neden olmuştur 13. Öte yandan güncel literatürde; oto-düzeltme, düzeltilmiş postürün stabilizasyonu ve günlük yaşam aktivitelerinin entegrasyonuna dayanan FSSE yaklaşımlarının, hasta uyumu ve etkinlik açısından daha avantajlı bir müdahale olduğunu gösteren kanıtlar artmaktadır.
FSSE yöntemlerinin bilimsel geçerliliği, uygulanan metodolojinin standartlarına doğrudan bağlıdır. Son on yılda yapılan bilimsel yayınlar, temel olarak Schroth Metodu ve skolyozda bilimsel egzersiz yaklaşımı üzerine yoğunlaşmıştır. Geleneksel Schroth Metodu, sunduğu kişiselleştirilmiş yaklaşım ve klinik etkinliği nedeniyle hem hastalar hem de terapistler tarafından yoğun ilgi görmektedir. Park ve ark. 7, Schroth metodolojisinin altı aydan kısa süren uygulamalarında orta, altı aydan uzun süren tedavilerinde ise yüksek etki büyüklüğü bildirmiştir. Benzer şekilde Burger ve ark. 8, bu tekniğin kısa süreli uygulamalarda dahi yüksek etkinlik gösterdiğini saptamıştır.
Uzun süreli takipler, Schroth metodolojisinin skolyoz tedavisinde istatistiksel olarak anlamlı bir terapötik etkiye sahip olduğunu ortaya koymuştur. Hastaların değerlendirilmesinde; radyolojik bir parametre olan Cobb açısı ile klinik muayenede skolyometre kullanılarak ölçülen gövde rotasyon açısı (Angle of Trunk Rotation - ATR), skolyozun şiddetini belirlemede en sık kullanılan temel göstergelerdir 14. Literatürde; Schroth tedavi sonuçlarının başlangıç Cobb açısına, Risser işaretine ve uygulanan tedavinin yoğunluğuna bağlı olarak değişkenlik gösterdiği, bu parametrelerin tedavi planlamasında kritik rol oynadığı vurgulanmıştır. Negrini ve ark. 12 tarafından yürütülen bir çalışmada; 25 aylık tedavi süreci sonunda çalışma grubundaki Cobb açısında (1.70±7.24°)'lik istatistiksel olarak anlamlı bir düzelme kaydedilmiştir. Schroth yönteminin etkinliği üzerine yapılan diğer araştırmalar, yöntemin sadece eğriliğin stabilizasyonunu sağlamakla kalmayıp, aynı zamanda radyolojik gerilemeye de (regresyon) olanak tanıdığını göstermiştir. Örneğin, 18 aylık bir izlem çalışmasında, Schroth grubundaki katılımcıların %17'sinde Cobb açısında azalma, %62'sinde stabilizasyon sağlanırken; hastaların yalnızca %21'inde eğrilik artışı gözlenmiştir 15.
Güncel klinik çalışmalar incelendiğinde; izole Schroth metodolojisi ATR’de anlamlı bir azalmaya yol açtığı bildirilmiştir 16. Ancak bu verilerin büyük bir kısmı, nispeten küçük örneklem gruplarından ve kısa süreli takip çalışmalarından elde edilmiştir. Bazı çalışmalarda ise gruplar arasında ATR açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Retrospektif nitelikteki çalışmamızda, tedavi etkinliğinin temel göstergesi olan Cobb açısında 12. ayın sonunda anlamlı bir azalma gözlenmiştir. Literatürdeki birçok kısa süreli çalışmayla kıyaslandığında, çalışmamızın bir yıllık takip sürecini kapsaması önemli bir avantaj olarak kabul edilebilir. Bununla birlikte; elde edilen klinik kazanımların uzun dönemdeki kalıcılığını ve olası nüks (tekrar artış) risklerini değerlendirebilmek için daha geniş örneklemli ve daha uzun süreli izlem çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır.
Güncel çalışmalar, Schroth egzersizlerinin özellikle 25 dereceye kadar olan hafif ve orta dereceli skolyoz olgularında yüksek etkinlik gösterdiğini desteklemektedir; ancak bu metodun şiddetli skolyozdaki etkinliği halen tartışma konusudur 17. Çalışmaya dahil edilen hastaların tedavi öncesi ortalama Cobb açısının 25 dereceden küçük olması, elde ettiğimiz başarılı sonuçların literatürdeki bu verilerle uyumlu olduğunu göstermektedir.
Literatürde Schroth metodunun korse tedavisiyle kombinasyonu üzerine de farklı görüşler mevcuttur. Kyrkousis ve ark. 18, Schroth egzersizlerinin tek başına korse tedavisine kıyasla eğrilik toplamı üzerinde ek bir iyileşme sağlamadığını ileri sürerken; Schreiber ve ark. 19, altı aylık bir Schroth programının ardından eğrilik toplamında istatistiksel olarak anlamlı bir iyileşme kaydedildiğini belirtmişlerdir. Bizim çalışmamızda, izole Schroth uygulamasının orta vadede Cobb açısını azaltmadaki başarısı, bu egzersiz protokolünün konservatif yönetimdeki etkinliğini destekler niteliktedir.
Hasta sayısının kısıtlı olması ve çalışmanın retrospektif tasarımı, sonuçlarımızın genellenebilirliği açısından temel kısıtlılıkları oluşturmaktadır. Ayrıca, tedavi etkinliğinin değerlendirilmesi sürecinde yaşam kalitesi ölçeklerinin (sorgulama formlarının) kullanılmamış olması, ev egzersiz programına uyumun standardize edilememesi ve skolyoz tipi ile lokalizasyonu gibi tedavi başarısını etkileyebilecek klinik faktörlerin analiz dışı kalması çalışmamızın diğer sınırlayıcı unsurlarıdır.
Bu çalışma, izole olarak uygulanan Schroth metodunun, İS tanılı hastalarda müdahale sonrası bir yıllık süreçte Cobb açısını azaltmada etkili olduğunu göstermiştir. Elde edilen bulgular, cerrahi endikasyonu olmayan hastaların konservatif yönetiminde Schroth egzersizlerinin güçlü bir seçenek olduğunu desteklemektedir. Ancak; İS'li bireylerde yöntemin uzun vadeli etkilerini belirlemek ve en ideal multimodal müdahale protokollerini saptamak için daha geniş örneklemli ve uzun takipli prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.